Bu FotoğRafları YayıNlayanıN PKK'nıN YayıN OrganıNdan Farkı Ne?

ramco24 28 Ekim, 2007 23:26 YAZARLAR Bağlantı Trackbackler (0)
Hacer ALKAN
Bu fotoğrafları yayınlayanın PKK'nın yayın organından farkı ne?
24 Ekim 2007 Çarşamba

Amerika"nın 11 Eylül felaketini hatırlıyor musunuz? İkiz Kuleler yerle bir olurken, kameralar canlı yayındaydı... Uçakların kulelere çarptığı anlar dakika dakika bütün dünyaya yansıtıldı.
Oradan da hafızalara kazındı…
Neden?
Sonra öğrendik bu nedeni...
Bu görüntüler sayesinde ABD Afganistan'ı vurdu...
Ve bu görüntüler sayesinde ABD'ye kimse itiraz etmedi...

Peki o İkiz Kulelerin enkazından hiç ceset çıkarıldığını gördünüz mü? Oysa ölenler olmuştu...
Ama ortada tek kare görüntü yoktu...
Neden?
Çünkü o cesetleri yayınlamak terör örgütüne psikolojik üstünlük vermekti... Terörün amacına hizmetti...

Terör için Türk Dil Kurumu sözlüğünde bakın ne yazıyor;
Terör; Korku salma, yıldırma, cana kıyma ve malı yakıp yıkma.

Şimdi bizim medyaya bir bakalım...
En büyük sınav kayıp askerlerdi...
8 askerin fotoğrafları PKK'nın ajansı tarafından yayına verildi...
Ve bütün medya o fotoğrafları alıp kullandı...

Bunun adı habercilik mi?
Sanmıyorum...
Bunun adı en hafif deyim ile ihanettir...
O fotoğrafları yayınlamamak sansür değildir...
Bunun adı sorumlu haberciliktir...
Sansür otokontrol mekanizmasını çalıştırmayan reyting medyasına uygulanır. Bu tür medya reyting için ne ülke çıkarı güder, ne kamu yararı... Her konuda ABD'yi örnek alan medyamız asıl onların otokontrol sistemlerini örnek alsınlar. 11 Eylül vakasındaki yayıncılığa bir baksınlar...

Diyebilirsiniz ki internet var, PKK siteleri zaten yayınlamış...
Arayan oradan bulur bakar fotoğraflara...
Bizim medya yayınlasa ne olur, yayınlamasa ne olur?
Şu olur;
O fotoğrafları yayınlayarak, teröre alet olur...
O fotoğrafları yayınlayarak psikolojik savaşta bayrağı PKK'ya teslim etmiş olur...
O fotoğrafları yayınlayarak, PKK'nın yayın organlarından hiç bir farkı kalmamış olur...

Terörle savaşın en önemli ayağını psikolojik boyutu oluşturur...
Moral en önemli faktördür...
Bu görüntüleri yayınlayan medya bunu bilmiyor mu?
Hepsinde okumuş onca adam var...
Bal gibi biliyorlar...
Öyleyse kime moral veriyorlar?
PKK ve yandaşlarına mı?

Bu sınav şunu gösterdi ki...
Bizim medya Kuzey Irak'a sınır ötesi operasyon yapılacak olsa... 
Ve kaza ile operasyon saatini öğrense, onu da flaş haber diye ilan eder... Hatta;
-"Ey PKK yarın gece şu saatte, şu noktalardan seni vurmaya geliyoruz... Bekle bizi Kandil" diye manşet de atarlar...
Bunların dinleri imanları reyting olmuş...


BARIŞ HAREKATI

ramco24 28 Ekim, 2007 23:23 YAZARLAR Bağlantı Trackbackler (0)
Ahmet TAŞGETİREN
"Barış harekatı"
26 Ekim 2007 Cuma

1974 Kıbrıs harekatının savaş ve psikolojik harekat açısından en ilginç boyutu, bana göre, olayın “Barış harekatı” diye nitelenmesi olmuştur.

Düşünün bir, uçaklarınız gökten indirme yapıyor, gemileriniz kıyılara asker yığıyor ve siz bir “Barış harekatı” yürütüyorsunuz. Rumlara bile barış getirmek için oradasınız. Bunun bir mantığı da var, Rum bölgesinde darbe olmuş, EOKA çetecileri yönetime el koymuş, meşru iktidar devrilmiş, siz tüm adaya demokrasi ve barış getireceksiniz!

Barış harekatı”nın karar safhasında hiç kuşkusuz Erbakan'ın da belirleyici rolü olmuştur ama, herhalde bu söz, Ecevit'in şiir dünyasından çıkmış, şık bir sözdür.

Bugüne gelince...

Bir savaş ortamı yaşıyoruz.

Bu ortamın oluşturduğu iklim, sert bir iklim.

Ölüm, intikam, zafer, çatışma...

Büyük kitlesel eylemler yapılıyor. Orada da genelde öfke hakim.

Meclis'i basarız birilerini asarız” gibi pankartlar taşınabiliyor ve asma – kesme işi Meclis'e kadar yönelebiliyorsa, varın ötesini hesap edin.

Biraz “itidal” tavsiyelerinin bile zaaf olarak algılanacağı ve prestij kaybına sebep olacağı endişesi ile Hükümet adına yapılan açıklamaların bile dozu, öfkeye ayarlı hale gelmiş bulunuyor.

Onun için “itidal”i, bu işte en sert olması tahmin edilen MHP cenahından bekleme durumuna gelmiş bulunuyoruz.

Oysa, belki de Türkiye'nin böyle bir durumda en hassas olması gereken noktadayız.

Sonuçta verilen mesajlar, içerde kalbi yaralanmalara sebep olabilir.

Dilin kemiği yok” denildiği için, kitle gösterileri içinde ağzı olan konuşuyor, eline kalem alan yazıyor. Ne sözler, ne pankartlar ve ne tehditler!

Diyelim Şırnak'ta üç bin kişi teröre karşı yürüdü...

Diyarbakır'da beş bin kişi teröre karşı yürüdü.

Şemdinli'de on bin kişi yürüdü...

Sonra?

İstanbul'da, İzmir'de 50 bin kişi yürüdü...

Sonra?

Başka iller, ilçeler... yürüyüşler, mitingler...

Cumhuriyet mitinglerinde de böyle olmuştu...

Toplamda 2 milyona yakın insanın sokaklara çıktığı ifade edilmişti...

Ben de “Türkiye'nin nüfusu 72 milyon” diye yazmıştım.

2 milyon insanın sokaklarda belli bir heyecanı yansıtmak üzere yürümesi önemli ama, bu yürüyüşün geriye kalan 70 milyon üzerinde oluşturduğu his de önemli...

Ne düşünür “öteki”ler?

Bunu dikkate almalı değil miyiz?

Biz meydana çıkınca “öteki”ler”e susmak,yutkunmak, içine atmak düşer” mi demeliyiz.

Susunca, yutkununca, içine atınca iş halledilmiş oluyor mu?

Hep diyoruz ki, “Terör sadece teröristten ibaret değil. İşin sosyal, ekonomik, kültürel boyutu var ve o alan ihmal edilirse şu anda teröristi etkisiz hale getirirsin, ama sonunda yeniden türemesine mani olamazsın!”

Bu doğru ise, eğri oturup doğru konuşmak lazım.

Bu doğru ise, -ki sonuna kadar doğrudur- terörle mücadeleyi tereyağından kıl çeker gibi bir titizlikle yürütmek lazım.

Burada en önemlisi “söylem” hassasiyetidir.

Ayrıca, üreteceğiniz söyleme yüreğinizin katıldığını da hissettirmeniz gerekir.

Demek istiyorum ki, söylediğiniz her sözün, yaptığınız her eylemin, bu ülkede büyük kitleleri yaralamamasına itina etmek durumundasınız.

Diyelim, ülkenin Kürt nüfusunun yüreğine söylenenlerden veya yapılanlardan en küçük bir burukluk yansıyorsa, bir şeyler ters gidiyor demektir. Söyleminiz, en küçük bir şekilde etnik ayrım hissi veriyorsa ne kadar kahramanlık duyguları yaşarsanız yaşayın, terör zeminine taş taşıdınız, daha kötüsü, canı pahasına teröristle karşı karşıya gelen çocuğunuzun işini zorlaştırdınız demektir.

Bu açıdan, kitlesel gösteriler konusundaki hassasiyet çağrılarını çok önemsiyorum. Aynı şekilde devlet yetkililerinin ve medyanın da sağlıklı bir dil oluşturması gerekiyor.

Ama bence çok daha önemli bir şeye ihtiyaç var:

O da,terörle mücadele ile paralel olarak, Doğu – Güneydoğu'ya yönelik bir hizmet paketinin devreye sokulmasıdır.

Hükümetin bu konuda önceden başlamış hazırlıkları olduğu biliniyor.

Diyarbakır valisi Efkan Ala'nın Başbakanlık müsteşarı olması da, muhtemel ki böyle bir hazırlığın bir parçasıdır. Savaş iklimi her şeyin önüne geçmiş olabilir ama asıl bu ortamda bölge insanı ile sağlıklı diyaloga ihtiyaç bulunmaktadır. Hatta terörle mücadelenin ayrılmaz parçası olarak her defasında bölge ile sağlıklı iletişim maddesi yer almalıdır. Bunu da sağlıklı söylemin yanında hizmet planında gerçekleştirmelidir.

Bence ana strateji şu olmalıdır:

Bir teröristi bertaraf etmekten çok daha önemlisi bölgede bir çocuğun hayatını kurtarıcı zemini hazırlamaktır. Eğitime emek, aileye emek, sokağa emek... Doğu Güneydoğu'da devleti, tam bir şefkat müessesesi haline getirmek...

Yani tam bir barış harekatı!

Ya da tam bir kardeşlik harekatı!


Gazeteci Savaş IstediğInde…

ramco24 28 Ekim, 2007 23:23 YAZARLAR Bağlantı Trackbackler (0)
Nazım ALPMAN
Gazeteci savaş istediğinde…
26 Ekim 2007 Cuma

Durum son derece ciddi…

Çünkü etkili ve yetkili yerlerde bulunanların tümü bir ağızdan gürlüyor:

-Savaşalım!

En az isteyeni Başbakan Tayyip Erdoğan bile:

-Bu harekatı yapmak zorundayız diyor.

Böylesi durumlarda gazeteciler ne yapar?

Bizim bir anayasamız var: Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi.

Bu bildirgede “Gazetecinin temel görevleri ve hakları” bölümünde şunlar sıralanıyor:

*Gazeteci başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere insanlığın evrensel değerlerini savunur.

*Gazeteci her türden şiddeti haklı gösteren, özendiren, kışkırtan yayın yapamaz.

***

Türkiye"nin en “önemli” gazetecilerinden Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök diyor ki:

-Üç-beş Türk F-16"sı Erbil semalarında ses duvarını aşmalıydı. İki bin pencere camı tuzla buz olmalıydı!

Özkök gerçekten “önemli” bir gazeteci. Kendisi de bunun aşırı derecede farkında. 2005 ağustosunda Ankara"da Emin Çölaşan"la konuşurken bu özelliğinin altını çiziyor:

-Bak Emin, bu gazeteyi ikimiz sattırıyoruz. En etkili iki isim, sen ve ben!

Etkili gazetenin en yetkili kalemi şimdi savaş istiyor:

-Bastırmamız gerekiyor, Kandil"i bırakıp daha gerideki işbirlikçilere yönelelim!

Özkök, Barzani ve Talabani"nin “kellesi” için yazıyor:

-Biz artık kesin sonuç bekliyoruz!

Bu sözleri ne kadar ciddiye almalıyız?

Çünkü Ertuğrul Özkök"ün temel gazetecilik ilkeleri ile “Türkiye Gazetecilerinin temel ilkeleri” arasında kıyaslanması mümkün olmayan farklar bulunuyor.

Gazetecilerin ilkeleri yukarıda var. Şimdi Ertuğrul Özkök"ün gazetecilik ilkelerine bir göz atalım:

-Patronla aranı iyi tut her olanağı fazlasıyla sağlasın!

Bir başka ilkesi de şöyle:

-Yılbaşı geliyor, bakarsın patron iyi bir prim verir. Rahatımıza bakalım şu dünyada be!.. Bize ne yolsuzluktan, siyasetten.

Dünyaya karşı dik duralım, kararlılığımızı gösterelim diye akıl veren “önemli gazeteci” kendi özelini de şöyle ifade ediyor:

-Ben rüzgarın karşısındaki kavak ağacı gibiyim, rüzgar nerden eserse o tarafa eğilmek zorundayım!

Ülkenin Güneydoğusunda sertlik yanlısı tavırlar isteyen “önemli gazeteci” eski çalışma arkadaşına şu tavsiyede bulunuyor:

-Yumuşak yaz, rahat edelim, keyfimize bakalım.

Savaşta kaybettiğimiz askerlerin evlerinde cam çerçeve, çocuklarının ayaklarında çorap olmadığını onlar “şehit” olduklarında öğrendik.

Bu koşullarda savaş isteyen, gazeteci yazılarındaki hedeflere varıldığında ne yapacak?

Onun sıkı sıkıya bağlı olduğunu ilkelerine bakalım:

-Hep birlikte keyfimize bakalım, hayatın tadını çıkartalım!

Bugünlerde “hayatın tadı” ile “gençlerin canı” birlikte çıkartılıyor.

***

Burada “içtenlik” aranabilir mi?

Bırakın hayatın bütünündeki “içtenliği” aynı gazetenin sayfaları arasında bile gerekli olan samimiyeti bulamıyorsunuz. 25 Ekim 2007 tarihli Hürriyet"in birinci sayfasında bir savaş uçağının kanatları üzerinde iri puntolarla şu manşet yer alıyordu:

“Bombalayıp dönüyorlar.”

Bu bombaların bir işe yarayıp yaramadığını aynı gün Ertuğrul Özkök"ün yazısında bulabiliyordunuz:

“Çete (PKK) Erbil, Süleymaniye"deki hücre evlerine çekilip televizyon seyrederek bombardımanın bitmesini öfkenin geçmesini bekliyor.”

Operasyon bu kadar “beyhude” ise o manşetin anlamı nedir?

Biz dönelim yine kendi anayasamıza, Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi"ne:

*Gazeteci bir haberin yayınlanması veya yayınlanmaması karşılığı hiçbir maddi veya manevi avantajın peşinde olamaz.

*Gazeteci devleti yönetenlerin belirlediği ulusal ve uluslararası politika konularında önyargılara değil, halkın haber alma hakkına dayanır. Onu mesleğin temel ilkeleri ve özgürlükçü demokrasi kaygıları yönlendirir.
NOT: Özkök'e atfen yazılan cümleler Emin Çölaşan'ın Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi adlı kitabının 58, 113 ve 134. sayfalarından alıntılandı.

Hepsi - WeblogTR

© 2007 - Design by Omar Romero (all rights reserved)